BİR HAMAM BÖCEĞİNİN GÜNLÜĞÜ

  • 24/5/2008

Dün gece yine ölümle burun buruna geldim.
Kendime bir zarar geleceğinden değil ama karım Fatma ne yapar sonra.
Biz Akşam yemeğimizi saat 11-12 gibi yerdik ama ev sahiplerimizin misafiri geldiğinden geç saatlere kadar oturup yatmadılar.
Neyse ki konukların gitmesiyle birlikte uykuyadaldılar.
Bir süre ortalığın sakinleşmesini bekleyip yiyecek toplamaya başladım.
Bugün misafirler geldiği için menü çokzengindi.
Pasta ve börek kırıntılarına bayılırız.her neyse ben nevaleyi toplarken birden mutfağın ışığı yandı ve
"Aaaaaa!
Karafatma" diye bir ses duydum. Salak adam ben bir erkeğim Fatma  da nereden çıktı. Benim adım Hamdi.
Böyle şeyler delikanlıyı bozar.
Hadi beni karımla karıştırdın diyelim. Sen ne korkak bir adamsın.
Benim kaç katım büyüklüğünde olmana rağmen bu bağırışta ne böyle?
O korkunç sesinkesilmesiyle birlikte, sanki ben ona bir bok yapmışım gibi beni kovalamaya başladı.
İnanın o kadar da dikkat ediyorum tabak, çanak, bardak üzerinde dolaşmamaya çünkü bu dingilin karısı çok titiz.
Bazen diyorum ki bu gıcıkların misafiri geldiğinde git ortalarda dolaş böylelikle utanılacak duruma düşsünler.
Ama yapamıyorum işte ne olursa olsun ekmek yediğin tekneye kötü gözle bakmamak gerekir.
Ben eve geldiğim ilk yılları hatırlıyorum da ne güzeldi o günler.
Rahmetli  kayınbabam ve kayınvalidem beni evlerine kabul etmişlerdi. O zamanlar rahattık çünkü ev sahibimiz Rıza amca kördü.
Bu sebeple evin her yerinde rahatça dolaşabiliyorduk.
Hatta Rıza amcayla aynı sofrada yemek yediğimiz günlerde oldu.
Gerçi bizleri  görebilseydi nasıl davranırdı bilmem ama o hep yüreğimizde yaşayacak.
Rıza amcanın durumu pek iyi sayılmazdı, memur emeklisiydi.
Bu  evde rahmetli karısınınmış.
Bu yüzden yiyecek konusunda pek fazla seçeneğimiz yoktu ama daha mutlu ve huzurluyduk.
Rıza amca bir gün görünmez kazaya kurban. Gerçi onun için bütün kazalar görünmezdi.
Rıza amcanın toprağa verildiği gün bizde oradaydık.
Karşı
komşusu Osman Zeki bey bize geldiğinde ceketini asmıştı.
Bizde bunu fırsat bilip ceketin cebine girdik.
Ardından Osman Zeki beyle  birlikte mezarlığa doğru yola koyulduk.
Rıza amcanın üç tane oğlu vardı ama şimdiye kadar sadece nüfusta gözüküyorlardı.

Hayırsızlar daha ilk günden evi satışa çıkardılar.
Evi şu anda oturan adam ve karısı satın aldı.
Eve ayak basmalarıyla kayınbabam ve kayınvalidemi öldürmeleri bir oldu.
Adam sonra iğrenerek bedenleri kağıda sararak çöpe attı.

Sanki kendisi çok temizmiş gibi.
Halbuki tuvaletten çıktıktan sonra ellerini yıkamadığına defalarca şahit oldum.
Şimdilerde kendine rahmetli kayınvalidemin resmi olan bir ilaç almış, durmadan üzerimize sıkıp duruyor.
Kayınvalidem Sultan hanım gençliğinde fotomodel olduğu için bu tür ilaçların  üzerinde resmi bulunuyor.
Hatta bir iki reklam filminde de oynamıştı ama evlenince mecburen  bıraktı.
Çünkü kayınbabam tam bir osmanlı erkeğiydi.
Bu güne kadar rahmetli Rıza amcanın anısına bu evde oturduk ama daha fazla dayanacak halimiz kalmadı.
Eşe dosta  haber saldık. Kendimize göre bir ev bulur bulmaz taşınacağız buradan.
Belki de sizin evinize yerleşiriz hayat bu belli mi olur?

Kara Hamdi (Kara Fatma'nın eşi)

BANA GELEN BİR MAİL Dİ ALTTAKİ YAZI. SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİM.

  • 27/4/2008
Beş yaşında idim. Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi, aramaya  başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu.
Çocukluk iste,
 
Aman babaanne dedim. Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi? Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu. Sen oturduğun yerden ahkâm  kesiyorsun, ' dedi. Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain'in proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, bir  insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı  ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir  iğnenin  üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin, traş olmak i çin lavaboya  gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm. "Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın" yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu. Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya  denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı. İste o  ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe  gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen  turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur. 'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz  lütfen  hazırlığınızı yapın.
Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi ols a, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç  ziyanına engel olun.'

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı  yasayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş,  hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler.Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi  toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;
Şu andan itibaren der, 
Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış  borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir  şey  yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en alta bir  israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün  borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün  kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını  gördüm.Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...


Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle  örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlk okul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı,
bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir
ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız. Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep
ve incelik vardır.

Sanırım ' forward ' edilmesi gereken bir mesaj  varsa  o da budur...

TEK SORULUK ANKET

  • 29/1/2008

Dünya çapinda bir anket yapilmis.
 
Sadece bir soru sorulmus:
 
"Lütfen dünyanin geri kalan kismindaki yiyecek eksikligine bir çözüm ile ilgili kisisel görüsünüzü dürüstçe belirtiniz."


Anket büyük bir basarisizlikla sonuclanmis.
 
Çünkü;

Afrika'da insanlar " yiyecek " kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar.


Bati Avrupa'da insanlar "eksiklik" kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar.


Dogu Avrupa'daki insanlar "kisisel görüs"ün ne anlama geldigini bilmiyorlar.


Orta Dogu'da insanlar " çözüm "ün ne anlama geldigini bilmiyorlar.


Güney Amerika'daki insanlar "lütfen" kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar.


Israil'deki insanlar "dürüstlük" kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar.


Ve Amerikada'ki insanlar " dünyanin geri kalan kismi"nin ne anlama geldigini bilmiyorlar.